<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d19129094\x26blogName\x3dfocusdergisi\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLUE\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://focusdergisi.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr_TR\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://focusdergisi.blogspot.com/\x26vt\x3d7487472085707101893', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Pazar, Ekim 16, 2005

Gözlüklerin evrimi


Bir zamanlar NBA'in en sorunlu oyuncularından Charles Oakley'yi hatırlamayan var mıdır? Büyük bir ribaund ustası olan Oakley'in en büyük handikaplarından birinin "miyopluğu" olduğunu biliyor musunuz peki?

Futbol, basketbol gibi birebir mücadeleye dayanan sert sporlarla uğraşanlar arasında çok sayıda "miyop" sporcu var. Frank de Boer, Edgar Davids, Tanju Çolak bunlardan bazıları.

Hem sahada hem de normal hayatında kullanabileceği bir gözlük arayan Charles Oakley, istediği özelliklere sahip bir gözlük bulamayınca aklına bunları üretmek ve pazarlamak gelmiş. Ünlü basketbolcununun kendi adını verdiği Oakley markası, bugün dünyada gözlüğe en çok Ar-Ge yatırımı yapan şirketlerden biri. Yeni teknolojik özelliklerle tasarımlarını her yıl biraz daha geliştiren Charles Oakley, dünyanın en sıradışı gözlüklerini üretiyor bugün...



Tüm Oakley gözlükleri, 3,5 metreden ateş eden bir tüfeğin saçtığı saçmalara ya da saniyede 175 km hızla gelen bir mermi çekirdeğine karşı dayanıklı.

"Kurşun geçirmeyen gözlük" kulağa gereksiz bir özellik gibi gelse de, sportif aktivite sırasında aynı etkiyi yaratan darbelerle sporcular karşı karşıya. Oakley'in bunu kanıtlayan en sıradışı testlerinden biri, "High Mass Impact" simülasyonu. Mountainbike yarışlarında öndeki bisikletin tekerleğinden fırlayan küçük bir çakıl taşı ve kayakla hız yarışmalarında sporcunun basit bir bal arısı ile çarpışması, aynı etkiyi yaratabiliyor!

Oakley gözlükler üzerlerindeki Iridyum kaplamalı UV filtresi, polarize odaklama, XYZ Optics gibi teknolojilerle atmosferin görme yetimizde yarattığı yanılsamaları da engelliyor. Bir başka deyişle, okçuluk ve atıcılık sporcuları için, normal gözle görebileceklerinden çok daha "net bir görüntü" sağlanıyor.



Yukarda resmini gördüğünüz Thumb2 isimli modelin en sıradışı yanıysa, tüm bu teknolojik özelliklere 1 GB depolama hafızası olan bir MP3 çaları eklemiş olması! 449 dolarlık bir etiketle satışa çıkan Thumb2, Amerika'da bu aralar en çok satan gözlük modeli.

Cuma, Ekim 14, 2005

Vampirler, Porfiria ve Çarpıtmaktan Kendimizi Alamadığımız Bilimsel Bilgiler



Bu yazıya “Vampir inanışının ortaya çıkış sebebi, aslında porfiria ismi verilen ender bir hastalıktı.” diye başlasam oldukça ilgi çekerdi sanırım. Üstelik bu cümlemi destekleyecek, pek çok veriye de sahipsem... Hatta bir önceki gün koskoca bir Amerikalı profesörün ağzından işte tam da şu cümleleri duymuşsam:

Porfiria hastalarında görülen hemoglobin eksikliğine bağlı kansızlık, eski çağlarda bazı hastaların kan içmelerine sebep oluyordu. Porfiria aynı zamanda hastaların dış görünüşlerine de etki ediyordu: derinin çok soluk renkli görünmesi, ışığa duyarlılık, hastalık sebebiyle floresan özellikte bazı maddelerin dişlerde birikmesi ve diş etlerinde aşırı çekilmeler... Sanırım vampirlerin nereden geldiğini çözdünüz bile.”

Evet harika bir konu bu. Efsanelerin ardında yatan bilimsel gerçekler... Bununla birlikte biraz araştırınca çok ilginç bir tabloyla karşılaştım.

Vampir mitine sebep olan şeyin aslında bir hastalık olması pek çok yerde ilgi çekici bilimsel bir gerçek olarak insanlara sunulmuş (bizzat biyokimya profesörü bile yaptı bunu). Hem de kan içmelere, soluk benizlere, sivri dişlere bir bir açıklama getirilerek. Fakat biyolojiden biraz anlayan bir insan olarak okuduklarımda tutarsızlıklar olduğunu farkettim.

Vampirlerle porfiria hastalığı arasındaki bağı ortaya ilk olarak 1985 yılında biyokimyacı David Dolphin atmış. Bakalım Dolphin'in çarpıtmaktan kendisini alamadığı bilimsel bilgiler ile gerçekler arasında nasıl bir fark var?

Dolphin'in ortaya attıkları şöyle:

1) Porfiria hastaları gün ışığına aşırı duyarlı oldukları için, güneş ışığına en küçük bir maruz kalma bile vücutlarında ciddi şekil bozukluklarına yol açabiliyor. Bu bozukluklar arasında yüz derisinde çatlamalar, burnun ya da parmakların düşmesi, dudakların aşırı gerginleşmesi ve diş etlerinin çekilmesi sonucu dişlerin aşırı sivri görünmesi gibi durumlar var.

2) Ağır porfiria hastaları güneş ışığından korunmak için, aynı Dracula gibi, sadece geceleri dışarı çıkıyorlardı.

3) Günümüzde porfiria, kanda eksik olan maddelerin hastalara enjekte edilmesiyle tedavi edilebiliyor. Fakat yüzyıllar önce insanlar kendilerini tedavi etmek için kan içiyorlardı.

4) Sarımsak, porfiria semptomlarının ağırlaşmasına sebep olan kimyasal maddeler içeriyor. Bu yüzden porfiria hastaları -aynı vampirler gibi- sarımsaktan sakınıyorlar.

İlginç değil mi? Fakat ne yazık ki gerçekler başka:

1) Öncelikle porfirianın pek çok farklı çeşidi var. Bunlardan sadece, en ender rastlanılan konjenital eritropoietik porfiria ciddi vücut bozukluklarına sebep oluyor. Bir kaynakta, şimdiye kadar rapor edilmiş böyle 200 vaka olduğu belirtilmiş. Bu sayının vampir mitlerine yol açmaktan çok uzak olduğu aşikar. Durum ne olursa olsun, 18. yüzyılda vampir olduğu iddiasıyla cesedi mezarından çıkarılan kişilerin hiç biri, tabi ki ölü olmaları dışında, tipik olarak bir görüntü bozukluğuna sahip değildiler.

2) Vampirlerin güneş ışığını sevmedikleri fikrini ilk ortaya atanların roman yazarları olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 18 ve 19. yüzyıllar sırasında Avrupa'da vampirlere gündüzleri rastlandığına ilişkin söylentiler var. Ayrıca her ne kadar Bram Stoker'in Dracula'sı ölü gibi(!) bembeyaz bir deriye sahip olsa da, Balkanlar'da al yanaklı tasvir edilen vampirlere rastlıyoruz.

3) Yukarıdaki iki şık belki tartışmaya ve yoruma açık olabilir ama Dolphin'in en çok açık verdiği nokta işte burası. Vücudumuz, sindirim sistemimize giren her türlü besini genellikle en küçük yapı taşına parçayıp daha sonra bu yapı taşlarından kendi karmaşık moleküllerini yapar. Porfiria hastalarının kanında eksik olan karmaşık molekülün, kan içerek vücuda kazandırılmasına imkan yok çünkü kanda bulunan her molekül midede ve bağırsaklarda sindiriliyor. Zaten dikkat edilirse ortaya atılan iddia, günümüzde porfirianın, hastalara kanda eksik olan maddenin doğrudan "enjekte edilmesiyle" tedavi edildiği bilgisini içerdiği için bir bakıma kendi kendini çürütüyor.

4) Son olarak sarımsakta porfiriaya kötü gelen bir maddenin varlığı şimdiye kadar ispatlanmış değil.

Dr. Dolphin, öykünün çekiciliğinden ya da böyle bir açıklamayı ortaya atmanın ona sağlayacağı popülarite düşüncesinden kendisini almamış olacak ki, göz göre göre yalan söylemiş.
Daha kötüsü özellikle üçüncü iddiayı çürütmek için gerekenlerin lise biyolojisi kitaplarında yazıyor olması. Bununla birlikte vampir mitine porfiria hastalarının sebep olduğu öyküsüne en güvenilir web siteleri bile, iddiaları yeterince sorgulamadan yer vermişler. Gerçi biyokimya profesörlerinin bile kendilerine bu konuda hakim olamadığını düşünürsek, ortada suçlayacak pek kimse kalmıyor gibi.

Sonuç olarak vampirlere gönül rahatlığıyla inanmaya -en azından şimdilik- devam edebilirsiniz.

Pazar, Ekim 09, 2005

Esnek ekranlar


Katlanabilir, esnek ekranlar ne zaman evlerimize girecek?

Bu konuyu çok ciddi bir şekilde ele alan Philips ve E-Ink, plastik filmden yapılma ekranları kısa zamanda piyasaya sürmeye söz verdi. Philips konuyla ilgili bir şirket kurdu bile: www.polymervision.com. Bu firma, sadece meraklısına, yılda 5.000 adeti aşmamak üzere “özel sipariş”, uçuk elektronik cihazlar imal etmeye hazırlanıyor.

Elektronik mürekkeple “kaplanmış” katlanabilir ilk kuşak siyah-beyaz ekranların 71x96 milimetre boyutlarında üretilmesi düşünülüyor. Bunlar 25 mikron kalınlığında bir transistor katmanından ve 200 mikron kalınlığında elektronik mürekkep tabakasından oluşacak. Bu ilk esnek ekranlar üç kâğıt yaprağından ince olacak ve 320x240 piksel çözünürlüğe erişecek. Ar-Ge mühendisleri, bu teknolojiyi öncelikle daha düşük gereksinimlere sahip olan cep telefonlarına taşımayı, ardından dizüstü bilgisayar ve tablet PC’lerde yer alacak katlanabilir ekranların üretiminde kullanmayı tasarlıyorlar.

Philips’in gözü, asıl, elektronik mürekkep kullanan renkli esnek ekranlarda. Philips yöntem olarak, renkli elektronik mürekkeplerin geliştirilmesine yoğunlaşmayı tercih ederken; Philips’in rakipleri daha da devrimci bir teknoloji olan OLED’leri (Organik Işık Yayan Diyotlar) araştırıyor.

OLED’leri, yani organik LED’leri, 15 yıl önce Cambridge Üniversitesi’nden Doç. Richard Friend geliştirmişti. Friend, elektrik akımı verilen organik diyot katmanlarının çeşitli renklere bürünebileceğini, ta o günlerde göstermişti.

Bukalemun askerler
Peki, bu alternatif teknolojinin ne türlü avantajları var? Bir kere, sıvı kristal ekranlardan daha parlak bir görüntü sunan OLED’ler, daha ince ve çok daha az enerji harcıyor. Ayrıca, iki narin cam plaka arasına sıvı kristali sandviç yapmak gerekmediğinden çok daha sağlam.

Tahminlerin aksine, seri üretime geçilmesi halinde, çok ucuza mal edilebilecek olan OLED’lerin en büyük avantajı, şehir elektriğine ihtiyaç duymayacak kadar düşük enerji kaynakları ile çalışabilmesi. Elektrik kesildiğinde, OLED’leri yakmak için küçük bir jeneratör yeterli oluyor. Hemen her şekle giren OLED’ler uçuk tasarımlara izin verdiğinden pek çok ihtiyacı karşılıyor. Nitekim, Amerikan ordusu, Arizona Devlet Üniversitesi’ne 50 milyon dolarlık bir Ar-Ge bütçesi yarattı ve karşılığında bukalemun gibi renk değiştiren askeri kamuflajlar bekliyor!


OLED’ler bize katlanabilen bir gelecek vaat ediyor. LCD’lerden daha yüksek bir dikey tazeleme oranıyla işleyen OLED’ler, gözü yormayan yepyeni “incecik ekranlar” anlamına geliyor. Örneğin, uçakta dokunmatik ekranı dizinize serer ve film izlersiniz! Bu yeni bilgisayarların sadece kalın ekranlara değil, kablolara da ihtiyacı kalmayacak!

Bilgisayar ekranlarının yanı sıra, işlemcileri de esnetebilir miyiz? Dünyanın bütün elektronik devre şirketleri artık buna yönelik çalışmalar yapıyor.

Tümüyle esnek bir bilgisayarın sırrı, elektronik devreleri plastik filme basmakta yatıyor. İşlemcileri kâğıt gibi basabilmek, bilgisayarların daha da yaygınlaşması anlamına geliyor. Bunlara, son kullanma tarihini geçen besinler için renk değiştiren ambalajlar, ölçüsüzce kullanıldığını doktora haber veren ilaç kutuları ve elbise niyetine giyilen bilgisayarlar da dahil...

Cuma, Eylül 30, 2005

JetConcept


Adidas'ın JetConcept adlı yüzücü giysisi hem sudan kaynaklanan sürtünmeyi azaltıyor hem de yüzücünün suyu daha iyi yarmasını sağlıyor. Giysideki özel "kılçıklar" suyu yönlendiren birer kanal işlevini görüyor ve suyun yüzücünün sırtından kolayca akmasını sağlıyor. Sonuç, yüzücülerin daha hızlı yüzmesi ve yüzerken daha az yorulması.

Yüzücü Ian Thorpe, Adidas'ın JetConcept'ini 1999'da giymeye başladı. Çok iyi bir yüzücü olmasının yanı sıra biraz da teknoloji sayesinde Sydney Olimpiyatları'nda üç altın, iki gümüş kazandı.

Giysi, bir yüzücünün yüzde 8 yavaşlamasına yol açan suyun sürtünme katsayısını azaltmakla kalmıyor. Aynı zamanda suyun yüzücünün gövdesinden kolayca akmasını sağlıyor ki, bizzat suyun akış şekli bir sporcunun yüzde 58 hız kaybından sorumlu!

JetConcept günümüz sivil uçaklarının gövdesi ve kanatlarında bulunan V şekilli oluklardan yararlanıyor. Nitekim yukardaki resim, 1/10 ölçekli süpersonik uçak maketlerinin aerodinamik testlerinin yapıldığı rüzgâr tünelinde çekildi!


Kaynak: Rüzgârla Yarışanlar, Focus Ağustos 2004

Perşembe, Eylül 29, 2005

Türk askerinin "yeni piyade tüfeği"


M-4 piyade tüfeği atış anında

İki gün önce ulusal gazetelerde çıkan bir haber, eminim askerliğini yapmış pek çok Türk gencinin dikkatini çekmiştir. Haber, Düzce'de dünyanın en büyük silah fabrikalarından birini kuran Sarsılmaz'ın Colt ile ortaklaşa, Amerikan özel birliklerinin "taktik stratejik tüfeği" M-4'ün Türkiye'de üretilmesi anlaşması imzalamasını gündeme taşıyordu.

Peki, M-4 tüfeğini bu kadar özel kılan ne? Anlatalım...

Türk ordusunun silah parkının ve mühimmatının modernleştirilmesi kapsamında başlatılan program çerçevesinde, eski ve ağır G-3'lerin değiştirilmesine karar verilmişti. Türk ordusunun yeni piyade tüfeğini belirlemek amacıyla açılan ihaleye, aralarında Avusturya'dan Steyr Aug, İsrail'den Galil, ABD'den M16A2, Almanya'dan HK-33, Fransa'dan Famas, Singapur'dan Sar-80 model tüfekler katılmıştı. İhaleyi, en ucuz modellerden biri olan HK33 kazanması ve bu yeni tüfeklerin arazide çatışmaya giden erler tarafından beğenilmemesi, askeriye içinden şikayetlerin yükselmesine yol açmıştı...

Türk ordusundaki yaklaşık 500.000 adet piyade tüfeğinin bir plan çerçevesinde yenilenmesini öngören modernizasyon projesi, MKE fabrikalarında lisansla üretilen 130.000 kadar HK33'ün teslimatından sonra yeni alım yapılmaması ile "pratikte" durmuş durumda.

Heckler Koch'un artık internet sitesine bile koymadığı HK33, değişen NATO konsepti çerçevesinde, düşmanı öldürmeyip yaralayarak, cephe gerisinde bu yaralının bakımı ile ilgilenen iki sağlam kişinin savaş alanından çekilmesini amaçlayan "taktik stratejik" bir tüfek olmasına karşın, Güneydoğu'da PKK militanlarının kullandığı AK47'lere (Kalaşnikof) karşı zayıf kaldı. Türk Genelkurmayı'nın, HK33 gibi TSK ve MKE'nin mevcut teknolojik altyapısı ile kolaylıkla yapılabilecek bir modele lisans bedeli ödenmesinden de rahatsız oluyordu...

Bu noktada, Türk Genelkurmayı'nın Sarsılmaz'ı, Yunanistan gibi komşu ülkelerde kullanılan HK56'ya karşı koyabilecek ve güvenilirliğini dağlık ve ormanlık savaş ortamlarında kanıtlamış "yeni nesil" bir piyade tüfeğinin üretimi için zorlamaya başladığı biliniyordu. İtalya'daki Bernardelli fabrikalarını satın aldıktan sonra İsrail'in Uzi'sini üreten fabrikaların tüm know-how'una da sahip olan Sarsılmaz'ın, bu nedenle Colt'u Türkiye'de üretim yapmaya ikna ettiği konuşuluyor.

Öncelikle Genelkurmay bünyesindeki özel kuvvet ve birliklerin kullanımına yönelik üretilmesi beklenen M-4 piyade tüfekleri, bugün Amerikan ordusunda halen kullanılmakta olan M16A2'lerin önemli oranda hafifletilerek geliştirilmiş bir modeli... M16A2'lerin 1.002 mm'lik boyuna karşılık 854 mm'lik uzunluğu, hafifliği ve sessiz çalışma özellikleriyle öne çıkan M4, daha güçlü optik özellikler, lazer ile hedefleme, gece görüş sistemleri gibi eklerle çok hızlı bir şekilde özelleştirilebiliyor. M-4'ün asıl üstünlüğü, SOPMOD (Special Operations Peculiar Modification) kitleri ile bu silahın son derece ölümcül bir silaha dönüşüm geçirebilmesinde yatıyor...

2008'den itibaren Amerikan Ordusu, M4'leri de bırakarak XM8 adında yepyeni bir piyade tüfeğini kullanmaya başlayacak. Sarsılmaz, XM8'i de Türkiye'ye getirir mi dersiniz?

Pazartesi, Eylül 26, 2005

Bir kapak nasıl devrilir?


Dergicilik keyifli bir iştir. Eğer siz de etrafınıza kitaplardan ve "gündüz gözüyle gördüğünüz" hayallerden bir dünya ördüyseniz ve yazmak artık sizin için vazgeçilmez bir tutkuya dönüştüyse, boşuna uğraşmayın... İçinizden gelen bu sesi dinleyin. İşletme, mühendislik, hukuk fakültelerini boşu boşuna okuyup, bir ömür boyu pişman olmayın. İlerde makine mühendisi ya da avukat olduğunuzda bile içinizden eksik olmayacak bir sızı olarak kalacaktır yazma dürtüsü...

Yazarlığa giden en kısa yollardan biridir dergicilik. Bu uğurda sabahlara kadar çalışmak, aynı yazıyı baştan yazmak ve uykusuzluk çekmek gözünüzü korkutmuyorsa, kapımız sizin gibilere sonuna kadar açıktır!

Ama önce gözünüzü biraz korkutalım. Dergicilikte çok iyi olduğunu sandığınız işler, siz göz açıp kapayıncaya kadar çöpe gider. Bazen daha iyisini çıkarabilmek için, ödemek zorunda olduğunuz bir bedeldir bu. Tıpkı, yukarıda gördüğünüz kapak gibi...

Yukardaki kapağı, görsel yönetmenimiz Tarkan İkizler hazırladı. Aslında bu kapak, Tarkan'ın hazırladığı kapak alternatiflerinin ikincisiydi ve Macintosh'un ekranında büyütülüp tüm ekip ona baktığımızda o sayının ışıltısını ve heyecanını yeterince yansıtamadığını hissettik. Sorun sadece "ışıltı" değildi elbette. Bu ilk taslağın içinde hem "Ulusal İşletim Sistemi" Pardus hem de "Kayıp Kentin Sokak Haritası" eki kaybolmuştu...

Tarkan İkizler, üçüncü ve dördüncü kapakları da çizdikten sonra, bir beşincisinin daha denenmesine karar verildi. Aşağıda göreceğiniz beşinci kapak çalışmasından sonra, hepimizin ağzından şu sözler döküldü: "Tamamdır bu iş..."



Bu, sadece bu sayıda değil, neredeyse her ay yaşadığımız bir süreç! Tarkan'ın bu son resim için bir hafta içinde 22.500 görsele baktığını söylesem, bilmem ne düşünürsünüz?

Pazar, Eylül 25, 2005

Kitap kazanan okurlarımız belli oldu!


Bir süre önce Focus Blog'da açtığımız başlattığımız ödüllü yarışma sona erdi. Yarışmada, okurlarımıza "Bugün Amerika kıtasının 'doğum belgesi' olarak kabul edilen ve geriye kalan tek nüshası Ulusal Kütüphane'de saklanan haritanın adını" sormuş doğru cevabı veren 5, 15, 25, 35 ve 45'inci okurlarımıza kitap hediye etmeyi taahhüt etmiştik...

Doğru cevap, "c" şıkkı yani Waldseemüller'di. Waldseemüller'in yeni bulunan bu kıtaya "yanlışlıkla" Amerika demesinin ilginç bir hikâyesi var...

1507 yılında, coğrafi keşiflerden son derece etkilenen Lorraine dükü, Saint Die kasabasında ünlü kâşiflerin seyahatnamelerini çoğaltacak bir matbaa kurdurmuştu. Dük, 1504 yılında, bu matbaanın başında özensiz bir marangoz olan Martin Waldseemüller’i getirdi.

Dük, matbaada basılacak ilk kitapların bu seyahatnameler olması için Waldsemüller’e emir verdi. Martin Waldseemüller, bu seyahatnamelerin Latince'den çevirisini yapan Matthias Ringmann’ı yanına yardımcı olarak almıştı. Kötü ve metne ekler yapmayı seven bir çevirmen ile özensiz bir marangozun yapacağı hatalar silsilesi, dünya tarihini değiştirmişti...

1500’lerin matbaa teknolojisinde ahşap kalıplar kullanılmaktaydı. Marangozun kalıplara oyarak yazdığı yer adı ve çizimlerdeki hatalar, geri alınamıyordu. Buna özensiz bir çevirmen olan Ringmann’ın katkıları da eklenince, bu matbaada basılan dünya haritasında ciddi hatalar yer almıştı. Hataların en ciddisi, hiç şüphesiz haritanın sol alt kısmında yer alan notta yer alıyordu:

... dördüncü kısım Americus Vespiccius tarafından keşfedildi. Bu nedenle bu bölgeyi Americus diye çağırmakta hiçbir sakınca görmüyorum. Ne de olsa buraları bulan büyük bir kültür adamı o. Kıta adları Asia, Europa gibi hep kadın ismi olduğuna göre buraya da America demeliyiz...

1507’de 1.000 adet basılan ve dünyanın dört bir yanına dağılan Waldseemüller haritasındaki bu tarihi hata, sonraki basılan haritaları da etkileyecekti. 1513’e gelindiğinde, haritadaki pek çok hata düzeltilmiş ve “Yeni Dünya”nın üzerine bu kez “Terra Incognita” yani “bilinmeyen topraklar” yazılmıştı. Ama iş işten geçmişti bir kere...

(...)

Yarışma sona erdi, ancak doğru cevaplar arasında sayım yaparken, kazananlar arasında, bir önceki yarışmamızda kitap kazanan Onur Akansel'in tekrar yer aldığını gördük. Olası bir yanlış anlamayı engellemek üzere, doğru cevabı veren 46. kişiye de bir kitap hediye etmeye karar verdik.

Talihlilerimizin isimleri şöyle:

Zafer Karkaç
Cem Aksakal
İbrahim Bayraktar
Cemil Cengiz
Onur Akansel
Fatma Hüma Özay Çelik