<body><script type="text/javascript"> function setAttributeOnload(object, attribute, val) { if(window.addEventListener) { window.addEventListener('load', function(){ object[attribute] = val; }, false); } else { window.attachEvent('onload', function(){ object[attribute] = val; }); } } </script> <div id="navbar-iframe-container"></div> <script type="text/javascript" src="https://apis.google.com/js/plusone.js"></script> <script type="text/javascript"> gapi.load("gapi.iframes:gapi.iframes.style.bubble", function() { if (gapi.iframes && gapi.iframes.getContext) { gapi.iframes.getContext().openChild({ url: 'https://www.blogger.com/navbar.g?targetBlogID\x3d19129094\x26blogName\x3dfocusdergisi\x26publishMode\x3dPUBLISH_MODE_BLOGSPOT\x26navbarType\x3dBLUE\x26layoutType\x3dCLASSIC\x26searchRoot\x3dhttp://focusdergisi.blogspot.com/search\x26blogLocale\x3dtr_TR\x26v\x3d2\x26homepageUrl\x3dhttp://focusdergisi.blogspot.com/\x26vt\x3d7487472085707101893', where: document.getElementById("navbar-iframe-container"), id: "navbar-iframe" }); } }); </script>

Pazar, Ekim 16, 2005

Gözlüklerin evrimi


Bir zamanlar NBA'in en sorunlu oyuncularından Charles Oakley'yi hatırlamayan var mıdır? Büyük bir ribaund ustası olan Oakley'in en büyük handikaplarından birinin "miyopluğu" olduğunu biliyor musunuz peki?

Futbol, basketbol gibi birebir mücadeleye dayanan sert sporlarla uğraşanlar arasında çok sayıda "miyop" sporcu var. Frank de Boer, Edgar Davids, Tanju Çolak bunlardan bazıları.

Hem sahada hem de normal hayatında kullanabileceği bir gözlük arayan Charles Oakley, istediği özelliklere sahip bir gözlük bulamayınca aklına bunları üretmek ve pazarlamak gelmiş. Ünlü basketbolcununun kendi adını verdiği Oakley markası, bugün dünyada gözlüğe en çok Ar-Ge yatırımı yapan şirketlerden biri. Yeni teknolojik özelliklerle tasarımlarını her yıl biraz daha geliştiren Charles Oakley, dünyanın en sıradışı gözlüklerini üretiyor bugün...



Tüm Oakley gözlükleri, 3,5 metreden ateş eden bir tüfeğin saçtığı saçmalara ya da saniyede 175 km hızla gelen bir mermi çekirdeğine karşı dayanıklı.

"Kurşun geçirmeyen gözlük" kulağa gereksiz bir özellik gibi gelse de, sportif aktivite sırasında aynı etkiyi yaratan darbelerle sporcular karşı karşıya. Oakley'in bunu kanıtlayan en sıradışı testlerinden biri, "High Mass Impact" simülasyonu. Mountainbike yarışlarında öndeki bisikletin tekerleğinden fırlayan küçük bir çakıl taşı ve kayakla hız yarışmalarında sporcunun basit bir bal arısı ile çarpışması, aynı etkiyi yaratabiliyor!

Oakley gözlükler üzerlerindeki Iridyum kaplamalı UV filtresi, polarize odaklama, XYZ Optics gibi teknolojilerle atmosferin görme yetimizde yarattığı yanılsamaları da engelliyor. Bir başka deyişle, okçuluk ve atıcılık sporcuları için, normal gözle görebileceklerinden çok daha "net bir görüntü" sağlanıyor.



Yukarda resmini gördüğünüz Thumb2 isimli modelin en sıradışı yanıysa, tüm bu teknolojik özelliklere 1 GB depolama hafızası olan bir MP3 çaları eklemiş olması! 449 dolarlık bir etiketle satışa çıkan Thumb2, Amerika'da bu aralar en çok satan gözlük modeli.

Cuma, Ekim 14, 2005

Vampirler, Porfiria ve Çarpıtmaktan Kendimizi Alamadığımız Bilimsel Bilgiler



Bu yazıya “Vampir inanışının ortaya çıkış sebebi, aslında porfiria ismi verilen ender bir hastalıktı.” diye başlasam oldukça ilgi çekerdi sanırım. Üstelik bu cümlemi destekleyecek, pek çok veriye de sahipsem... Hatta bir önceki gün koskoca bir Amerikalı profesörün ağzından işte tam da şu cümleleri duymuşsam:

Porfiria hastalarında görülen hemoglobin eksikliğine bağlı kansızlık, eski çağlarda bazı hastaların kan içmelerine sebep oluyordu. Porfiria aynı zamanda hastaların dış görünüşlerine de etki ediyordu: derinin çok soluk renkli görünmesi, ışığa duyarlılık, hastalık sebebiyle floresan özellikte bazı maddelerin dişlerde birikmesi ve diş etlerinde aşırı çekilmeler... Sanırım vampirlerin nereden geldiğini çözdünüz bile.”

Evet harika bir konu bu. Efsanelerin ardında yatan bilimsel gerçekler... Bununla birlikte biraz araştırınca çok ilginç bir tabloyla karşılaştım.

Vampir mitine sebep olan şeyin aslında bir hastalık olması pek çok yerde ilgi çekici bilimsel bir gerçek olarak insanlara sunulmuş (bizzat biyokimya profesörü bile yaptı bunu). Hem de kan içmelere, soluk benizlere, sivri dişlere bir bir açıklama getirilerek. Fakat biyolojiden biraz anlayan bir insan olarak okuduklarımda tutarsızlıklar olduğunu farkettim.

Vampirlerle porfiria hastalığı arasındaki bağı ortaya ilk olarak 1985 yılında biyokimyacı David Dolphin atmış. Bakalım Dolphin'in çarpıtmaktan kendisini alamadığı bilimsel bilgiler ile gerçekler arasında nasıl bir fark var?

Dolphin'in ortaya attıkları şöyle:

1) Porfiria hastaları gün ışığına aşırı duyarlı oldukları için, güneş ışığına en küçük bir maruz kalma bile vücutlarında ciddi şekil bozukluklarına yol açabiliyor. Bu bozukluklar arasında yüz derisinde çatlamalar, burnun ya da parmakların düşmesi, dudakların aşırı gerginleşmesi ve diş etlerinin çekilmesi sonucu dişlerin aşırı sivri görünmesi gibi durumlar var.

2) Ağır porfiria hastaları güneş ışığından korunmak için, aynı Dracula gibi, sadece geceleri dışarı çıkıyorlardı.

3) Günümüzde porfiria, kanda eksik olan maddelerin hastalara enjekte edilmesiyle tedavi edilebiliyor. Fakat yüzyıllar önce insanlar kendilerini tedavi etmek için kan içiyorlardı.

4) Sarımsak, porfiria semptomlarının ağırlaşmasına sebep olan kimyasal maddeler içeriyor. Bu yüzden porfiria hastaları -aynı vampirler gibi- sarımsaktan sakınıyorlar.

İlginç değil mi? Fakat ne yazık ki gerçekler başka:

1) Öncelikle porfirianın pek çok farklı çeşidi var. Bunlardan sadece, en ender rastlanılan konjenital eritropoietik porfiria ciddi vücut bozukluklarına sebep oluyor. Bir kaynakta, şimdiye kadar rapor edilmiş böyle 200 vaka olduğu belirtilmiş. Bu sayının vampir mitlerine yol açmaktan çok uzak olduğu aşikar. Durum ne olursa olsun, 18. yüzyılda vampir olduğu iddiasıyla cesedi mezarından çıkarılan kişilerin hiç biri, tabi ki ölü olmaları dışında, tipik olarak bir görüntü bozukluğuna sahip değildiler.

2) Vampirlerin güneş ışığını sevmedikleri fikrini ilk ortaya atanların roman yazarları olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü 18 ve 19. yüzyıllar sırasında Avrupa'da vampirlere gündüzleri rastlandığına ilişkin söylentiler var. Ayrıca her ne kadar Bram Stoker'in Dracula'sı ölü gibi(!) bembeyaz bir deriye sahip olsa da, Balkanlar'da al yanaklı tasvir edilen vampirlere rastlıyoruz.

3) Yukarıdaki iki şık belki tartışmaya ve yoruma açık olabilir ama Dolphin'in en çok açık verdiği nokta işte burası. Vücudumuz, sindirim sistemimize giren her türlü besini genellikle en küçük yapı taşına parçayıp daha sonra bu yapı taşlarından kendi karmaşık moleküllerini yapar. Porfiria hastalarının kanında eksik olan karmaşık molekülün, kan içerek vücuda kazandırılmasına imkan yok çünkü kanda bulunan her molekül midede ve bağırsaklarda sindiriliyor. Zaten dikkat edilirse ortaya atılan iddia, günümüzde porfirianın, hastalara kanda eksik olan maddenin doğrudan "enjekte edilmesiyle" tedavi edildiği bilgisini içerdiği için bir bakıma kendi kendini çürütüyor.

4) Son olarak sarımsakta porfiriaya kötü gelen bir maddenin varlığı şimdiye kadar ispatlanmış değil.

Dr. Dolphin, öykünün çekiciliğinden ya da böyle bir açıklamayı ortaya atmanın ona sağlayacağı popülarite düşüncesinden kendisini almamış olacak ki, göz göre göre yalan söylemiş.
Daha kötüsü özellikle üçüncü iddiayı çürütmek için gerekenlerin lise biyolojisi kitaplarında yazıyor olması. Bununla birlikte vampir mitine porfiria hastalarının sebep olduğu öyküsüne en güvenilir web siteleri bile, iddiaları yeterince sorgulamadan yer vermişler. Gerçi biyokimya profesörlerinin bile kendilerine bu konuda hakim olamadığını düşünürsek, ortada suçlayacak pek kimse kalmıyor gibi.

Sonuç olarak vampirlere gönül rahatlığıyla inanmaya -en azından şimdilik- devam edebilirsiniz.

Pazar, Ekim 09, 2005

Esnek ekranlar


Katlanabilir, esnek ekranlar ne zaman evlerimize girecek?

Bu konuyu çok ciddi bir şekilde ele alan Philips ve E-Ink, plastik filmden yapılma ekranları kısa zamanda piyasaya sürmeye söz verdi. Philips konuyla ilgili bir şirket kurdu bile: www.polymervision.com. Bu firma, sadece meraklısına, yılda 5.000 adeti aşmamak üzere “özel sipariş”, uçuk elektronik cihazlar imal etmeye hazırlanıyor.

Elektronik mürekkeple “kaplanmış” katlanabilir ilk kuşak siyah-beyaz ekranların 71x96 milimetre boyutlarında üretilmesi düşünülüyor. Bunlar 25 mikron kalınlığında bir transistor katmanından ve 200 mikron kalınlığında elektronik mürekkep tabakasından oluşacak. Bu ilk esnek ekranlar üç kâğıt yaprağından ince olacak ve 320x240 piksel çözünürlüğe erişecek. Ar-Ge mühendisleri, bu teknolojiyi öncelikle daha düşük gereksinimlere sahip olan cep telefonlarına taşımayı, ardından dizüstü bilgisayar ve tablet PC’lerde yer alacak katlanabilir ekranların üretiminde kullanmayı tasarlıyorlar.

Philips’in gözü, asıl, elektronik mürekkep kullanan renkli esnek ekranlarda. Philips yöntem olarak, renkli elektronik mürekkeplerin geliştirilmesine yoğunlaşmayı tercih ederken; Philips’in rakipleri daha da devrimci bir teknoloji olan OLED’leri (Organik Işık Yayan Diyotlar) araştırıyor.

OLED’leri, yani organik LED’leri, 15 yıl önce Cambridge Üniversitesi’nden Doç. Richard Friend geliştirmişti. Friend, elektrik akımı verilen organik diyot katmanlarının çeşitli renklere bürünebileceğini, ta o günlerde göstermişti.

Bukalemun askerler
Peki, bu alternatif teknolojinin ne türlü avantajları var? Bir kere, sıvı kristal ekranlardan daha parlak bir görüntü sunan OLED’ler, daha ince ve çok daha az enerji harcıyor. Ayrıca, iki narin cam plaka arasına sıvı kristali sandviç yapmak gerekmediğinden çok daha sağlam.

Tahminlerin aksine, seri üretime geçilmesi halinde, çok ucuza mal edilebilecek olan OLED’lerin en büyük avantajı, şehir elektriğine ihtiyaç duymayacak kadar düşük enerji kaynakları ile çalışabilmesi. Elektrik kesildiğinde, OLED’leri yakmak için küçük bir jeneratör yeterli oluyor. Hemen her şekle giren OLED’ler uçuk tasarımlara izin verdiğinden pek çok ihtiyacı karşılıyor. Nitekim, Amerikan ordusu, Arizona Devlet Üniversitesi’ne 50 milyon dolarlık bir Ar-Ge bütçesi yarattı ve karşılığında bukalemun gibi renk değiştiren askeri kamuflajlar bekliyor!


OLED’ler bize katlanabilen bir gelecek vaat ediyor. LCD’lerden daha yüksek bir dikey tazeleme oranıyla işleyen OLED’ler, gözü yormayan yepyeni “incecik ekranlar” anlamına geliyor. Örneğin, uçakta dokunmatik ekranı dizinize serer ve film izlersiniz! Bu yeni bilgisayarların sadece kalın ekranlara değil, kablolara da ihtiyacı kalmayacak!

Bilgisayar ekranlarının yanı sıra, işlemcileri de esnetebilir miyiz? Dünyanın bütün elektronik devre şirketleri artık buna yönelik çalışmalar yapıyor.

Tümüyle esnek bir bilgisayarın sırrı, elektronik devreleri plastik filme basmakta yatıyor. İşlemcileri kâğıt gibi basabilmek, bilgisayarların daha da yaygınlaşması anlamına geliyor. Bunlara, son kullanma tarihini geçen besinler için renk değiştiren ambalajlar, ölçüsüzce kullanıldığını doktora haber veren ilaç kutuları ve elbise niyetine giyilen bilgisayarlar da dahil...